
Ekaterina Yossifova
Ve sıkıntılı yüz ifademi doğru okuyarak, merhametle ekliyorlar: “Herhangi bir yazar adı söyleyebilir misiniz?”
Saymaya başlıyorum: Bir, iki, üç, dört ad. Bu kadar. Bahane olarak, Türk edebiyatının Bulgarcaya yeterince çevrilmediğini öne sürüyorum. Oysa Türk edebiyatını tanımayı çok istiyorum. Tanımam gerekiyor da. Büyük bir edebiyat olduğunu biliyorum ve onu yakından tanımadığım için de gerçekten utanıyorum. Şunun şurasında komşuyuz.
Bu soruyu bekliyordum. Aslında kolayca hazırlanabilirdim, bilgi indirebilirdim, belleyebilirdim, ama gerçekten okumuş olduğum yazar ve kitaplar hakkında konuşmaya karar verdim. Dahası, okumalarımın ikisi son sınıf öğrencileriyle yapılacaktı. (Gerçi üçüncü okumaya da, tatil gününün yağmurlu öğle saatlerine rastlamasına rağmen, yine genelde teenager’lar gelmişti.) Kaçamak yanıtlara gönlüm razı olamazdı. Aynı zamanda, gençlere, “Ya siz Bulgar edebiyatından bir yazar veya eser adı söyleyebilir misiniz?” gibi karşıt soru sormaya gönlüm izin vermezdi. Önemli olan da bu değildi zaten. Kuzeydeki, güneydeki, doğudaki ve batıdaki bütün komşularında okuyabilecekleri ve beğenecekleri kitaplar olduğunu düşünmeleri yeterli olacaktı. Ve her yerde, bizi birbirimize bağlayan kitapların yolculuk ettiğini bilmeleri.
Daha ilk okumada, her zaman ve her yerde yöneltilen bir soruyla karşılaştım. Hangi yazar ve eserlerden etkilendiğim sorusuna yanıt olarak, birkaç ad arasından özellikle biri alkış kopmasına neden oldu. Tabii ki, bu alkışlar bana veya bilmişliğime değil, adını andığım kişiye yönelikti: Mevlâna Celâleddin Rumi.
İki yıl önce bütün dünya büyük şairin (filozofun?, mistiğin?) 800. doğum gününü kutlarken, bizde de ince bir kitap yayımlandı. Mevlâna’yı kimin nasıl tanımladığı önemli değil, nasıl olsa hepsi doğru. Ayrıca benim de kendime göre bir tanımım var: İnsanoğlunun tinsel arayışlarını ifade eden yüce kişilik. Internetten hakkında bulduğum her şeyi indirdim, çıktısını aldım ve ciltledim. Şimdi bu metinler en sık uzandığım kitap rafında, yatağımın hemen başucunda.
Sonraki buluşmalarda her şey - soru da, yanıt da, tepki de - tekrarlandı.
Belki de bu gençler, Mevlâna’nın devasa külliyatından tam da benim okuduğum eserleri okumamışlardır. Ancak eminim ki, her biri bir manevî ihtiyacını karşılamak için bir şeyler keşfetmiştir. Şimdi bu ihtiyaç sayesinde birbirimize bağlanıyoruz. O’nun sayesinde. Bu ihtiyaç bizi etkiliyor. Sayısız ve süreğen etkiler. Bir ömür boyu. İşte, kendimi bildim bileli Andersen beni etkiledi, masal veya çocuk şiiri yazmamamın hiç önemi yok.
Kitaplar ki, kim olduğumuzu hatırlatırlar bize. Cesaret aşılarlar: Bir şey, hem de harika bir şey yapabileceğimize, bir şeyleri etkileyebileceğimize yönelik bir cesaret. Çoktandır, neredeyse bütün yetişkin hayatım boyunca denenmiş ve eziklik, kara deliğe düşüş, başarısızlık acısı, hayal kırıklığı, yitiklik, çuvallama anlarında destek bulduğum bir numaraya başvururum. Acaba bugün beni üzen, kahreden, istediğim, ama bir türlü alamadığım şey, şimdi “ölümsüz olduğum yıllar” olarak nitelendirdiğim yıllarda benim için önem taşıyor muydu diye düşünürüm. Önünde sonsuz bir hayatın beklediğini hissettiğin, tecrübe ve bilgi eksikliğine rağmen kendini de hissetmeye, idrak etmeye başladığın yıllar. On beşimde, on sekizimde ne istiyordum, benim için olmazsa olmaz olan şeyler neydi? Neredeyse her zaman, şimdi kaygı ve sıkıntılarla arzu ettiğim şeylerin o zamanki “ben” için hiçbir değeri olmayacağı sonucuna varırım. Böylece şimdiki başarısızlıklarımı kolay aşarım ve anlarım ki, zaman ve güç harcadığım bunca şey hiç de gerekli değildir bana. Gereksiz olan şeylerin bataklığı beni bırakır. Hür olurum. Bu kurtarıcı yönteme, “karşılaştırma” derim.
Kayseri’de de, Kayserili çocuklarla karşılaştırma yaptım: Okuduklarıma verdikleri tepkiyle, sorularıyla. Yüz ifadeleriyle. Tabii ki, farklı değiller. Bizdeki, Rusya’daki, Macaristan’daki, Almanya’daki, Slovenya’daki akranları gibiler. Ölümsüz olduğum yıllardaki ben gibiler. Sürpriz yok, sadece beklenen ve gerçekleşen keyif. Bütünlük sezgisi.
Aralarında şiir karalayanları hemen tanıyorum: “Şair, öğretmen midir?” diye soran delikanlı. “Yazarlık, kadınlar için daha mı zor?” diye soran kız. Ve: “Şiir nedir? Niçin vardır?”
Her üç okumada da, bize ayrılan zamana sığamadık. Sadece sorularını soramayanlar için değil, bana da yetmedi zaman.
Ancak sözünü ettiğim karşılaştırmayı yapmak için fazlasıyla yeterliydi. Yaşamın gücünü görmenin huzur verici sevinci için. Her ne kadar o sevinç bana kısaca dokunacak ve yoluna devam edecek olsa da. Duraksamadan. Vedalaşmadan.
===============================================================================
САМО ЧЕТИРИ ДНИ В КАЙЗЕРИ
- Познавате ли турската литература?
И, правилно разчели неловкото ми изражение, питащите добавят милостиво:
- Някой писател?
Изговарям имена: едно, две... четири. Толкова. Нали всички сме зависими от преведеното, обяснявам. Иначе искам и трябва да я познавам; знам, че това е голяма литература; и наистина е срамота, в края на краищата съседи сме...
Очаквах този въпрос, лесно беше да се подготвя, да сваля информация, да запомня – но реших да говоря само за автори и книги, които наистина съм прочела. Още повече, че две от срещите ми щяха да бъдат с ученици, от последните класове (оказа се, че и на третата, в почивен ден, дъждовен и по обедно време, също бяха дошли най-вече тийнейджъри). Не бих си позволила да се измъквам с неточни отговори. Но не бих си позволила именно на тях да задам въпрос-рикошет: а те знаят ли поне едно име на български писател, едно заглавие? Не това беше важното; достатъчно е, че може би ще си мислят: и в северната им съседка, и в по-северните, южните, източните и западните има книги, които биха могли да четат и харесат.
И че навсякъде пътуват книги, които ни свързват. Още на първата среща, в отговор на също винаги и навсякъде задавания въпрос: кои писатели или книги са ми влияли? – споменах сред няколко имена едно, което предизвика взрив от ръкопляскания; те, разбира се, не се отнасяха ни най-малко до мене и моето назнайване, а напълно до този, когото назовах: Мевляна Джелаледдин Руми.
Тънка книжка у нас излезе преди две години, когато светът честваше осемстотингодишнината на великия... поет? Философ? Мистик? Все едно кой какво определение приема, всички са верни; и аз си имам своето: велик изразител на духовните търсения на човека. Свалих от мрежата всичко негово, което намерих, принтирах и го подвързах и сега тези текстове са на рафта с най-често отваряните книги, на една ръка от леглото.
При следващите срещи всичко се повтори – въпросът, отговорът, реакцията.
Може би тези юноши са чели и избрали за себе си от огромното наследство на Руми не точно това, което чета аз; но всеки е открил нещо, което е отговорило на някаква потребност. И сега се свързваме чрез нея. Чрез него.
Влияе.
Не-изброими и не-прекъснати влияния. Цял живот. Ето, през целия мой живот ми влияе Андерсен, нищо че не пиша приказки или стихотворения за деца. Книги, които подсещат. Които окуражават: че можеш да направиш нещо, нещо прекрасно, че ти предстои да правиш себе си.
Отдавна – може би през целия ми “възрастен” живот – прибягвам до един мой изпитан “номер”, трик, с който си помагам в моменти на потиснатост, пропадане в “черна дупка”, огорчение от неуспех, разочарование, загуба, провал... Постаравам се тогава да си спомня: дали това, което ме е разстроило, което съм искала, но не съм получила, би било важно за мене в годините, които сега наричам “когато бях безсмъртна”? Годините, когато усещаш безкраен живот пред тебе; и себе си усещаш, осъзнаваш, макар че ти липсват опит и познания. Какво исках, какво беше дълбоко важно за мен, когато бях на петнадесет, на осемнадесет? И почти винаги се оказваше, че желаното сега с цената на тревоги и притеснения не би имало никаква стойност за тогавашната аз. И че е лесно да надмогна сегашните неблагополучия; и че не ми трябват толкова неща, за които съм жертвала време, сили... И тресавището на ненужностите ме пуска. Свободна съм. Наричам този спасителен похват “сверяването”.
В Кайзери също “сверявах”, с неговите деца: с реакциите им на това, което им прочетохме, с въпросите им. С лицата им.
Разбира се, че не са новина, че са като връстниците си у нас, в Русия, в Унгария, Германия, Словения... Като мене, когато бях безсмъртна. Няма изненади, само очаквано и реализиращо се удоволствие. Усещане за цялост. Разпознавах онези сред тях, които пишат. Момчето, което питаше: поетът учител ли е? Момичето: по-трудно ли е на пишещите жени? И: какво е поезията? Защо е?! И при трите срещи предвиденото време се оказваше недостатъчно, не само за онези, които не успяха да зададат въпросите си. И за мене беше недостатъчно. И предостатъчно за “сверяване”. За спокойната радост от обновяващата се жизненост, дори когато ще ме подмине, без да поспре. Без да се сбогуваме.
