
Ayfer Tunç
15 Haziran 2010. Sabah Murat’la (Uyurkulak) birlikte yola çıkıyoruz. Atatürk Havalimanı’na geliyoruz. “Yollarda” projesinin harika ekibinden Çiğdem, Tijen, Melis ve Özlem’le tanışıyoruz ve birbirimize hemen yakınlık hissediyoruz. Bu gezinin sonunda iyiden iyiye dost olacağımızı bilmiyoruz henüz.
Düsseldorf Havaalanı’nda inip, Duisburg’a geçiyoruz. Ferrotel’de kalacağız. Ferr/demir, çünkü Ruhr, demirçelik- kömür havzası. II. Dünya Savaşı’nda Alman sanayinin kalbi olduğu için yerle bir edilen bölgeye birbirini andıran, dört-beş katlı mütevazı binalar hâkim. Orta Avrupa’nın o ağırbaşlı ve fakat aristokrat görünümlü, inceden kibirli binalarından çok farklı. Savaş öncesinden kalan tek tük eski binalar da var. Eski tarz ağır sanayi yerini yeni enerji kaynaklarına ve modern teknolojilere bıraktığı için şehrin nüfusunda bir azalma olmuş. Şehir sakin, durgun ve içine kapanık görünüyor. Hayattaki boşluğu yoğun bir biçimde sanat ve kültürle dolduruyor.
Otuz derecelik bir sıcaklıktan geldik. Geldiğimizde kapalı olan hava öğleden sonra açıyor. Civarda kısa bir gezintiden sonra, otele yakın ağaçlıklı meydandaki kafelerden birinin uzun banklarında bira keyfi yaparken güneşten hafifçe kızarıyoruz. Akşam tüm ekiple heykel müzesinin restoranında yemek yiyoruz. Ekibin diğer üyeleri Claudia Dollinger’le, kütüphane-otobüsün kaptanı Hakan’la, teknik sorumlu Mehmet Bey’le, proje boyunca görüntüleri filme alan, katılan yazarlarla söyleşi yapan Sabine ve Thomas Büsch ile tanışıyoruz böylece. Duisburg işçi şehri, erken yatıyor. Saat yedide sokaklar bomboş. Ama biz restoranın kapanış saatine kadar çok eğleniyoruz. Daha ilk geceden bu kadar eğlenirsek bilmiyorum sonu nasıl gelecek.
16 Haziran sabah, Essen’de Gustav - Heinemann - Gesamtschule’de okumamız var. Yeşillikler içinde bir okul. Öğrenciler derste olmalı, çıt yok. Okulun kütüphanesi etkinlik için hazırlanıyor. Bahçede kahve içiyoruz. Okuma saati geliyor. Sevgili Fügen Uğur bütün etkinliklerde hem moderatör, hem çevirmen. Sorular geldikçe işinin zorlaşacağını düşünüyoruz. Ama öğrencilerde bir durgunluk var. İlgisizlikten çok sessizlik. Nasıl davranmaları gerektiğini bilemiyor gibiler. Okumadan sonra soru gelmiyor. Bir Alman öğretmen öğrencileri isteklendirmek ister gibi birkaç soru soruyor, pek faydası olmuyor. Bir iki zorlama soru, o kadar. Bahçede Murat’la konuşuyoruz, iyi geçti diyemiyoruz, hatta hafiften endişeye kapıldık.
Fakat birdenbire Türk öğrenciler çevremizi sarıyor. İçeride göstermedikleri bir canlılık içindeler. Aralıksız soru soruyorlar. Niye yazıyoruz, ne yazıyoruz, nereden geldik. En çok İstanbul hakkında sorular soruyorlar. Bize sıcak bir ilgi gösteriyorlar ve Alman arkadaşlarına karşı hafiften gururlanır gibiler.
Öğleden sonra Duisburg’da basın toplantısı var. Bahçesinde paslanmış eski trenlerin ve birtakım mekanik makinelerin sergilendiği, kültürel merkeze dönüştürülmüş Landschaftspark, 20. yüzyılda Almanya’da ağır sanayi hakkında epeyce fikir veriyor. Essen’e daha önceki gidişimde dünya kültür mirasına dâhil edilen kömür merkezi Zollverein’i görmüştüm ve dinlediğim hikâyeler 19. ve 20. yüzyıla egemen olan kapitalizm ve işçi sınıfı hakkında epeyce düşündürmüştü beni. Basın toplantısı eski bir kumanda odasında yapılıyor. Makineler korunmuş ve çok etkileyici. 1950’li yıllardan kalma talimat tabelaları bile korunmuş.
Claudia (Hahn-Raabe) proje hakkında bilgi veriyor. Landschaftspark’ın yöneticisi bütün içtenliğiyle destekliyor projeyi. Toplantıya katılan gazetecilerden biri ilgimi çekiyor. Dikkatle dinliyor, notlar alıyor. Elli yaşını aşkın. Türkiye’de böyle bir basın toplantısına en acemi stajyerleri gönderirler. Bu da Türk basının kültürel etkinliklere ne kadar değer verdiğini gösteriyor. Öğle yemeği sırasında Almanya’daki işadamları derneğinden Mehmet Bey ziyaretimize geliyor. 2011’in Almanya’ya göçün 50. yılı olduğunu, bir göç müzesi kuracaklarını anlatıyor. Heyecan verici ve çok anlamlı bir proje. Göç müzesi “entegrasyon”a “entegre” olmanın bir biçimi.
Duisburg Camii’ni geziyoruz. Almanya’nın en büyük, Avrupa’nın ikinci büyük camisi. İçerideki dev avize ve zemini boydan boya kaplayan halı Türkiye’den gelmiş. Finansmanının büyük bölümünü Avrupa Birliği karşılamış. Çok özenilmiş bir cami, eli yüzü düzgün. Gene de Türkler cami estetiğini ne zaman ve niye kaybetti diye düşünmeden edemiyorum. 20. yüzyılda yapılan hiçbir cami estetik olarak mesela bir Ortaköy Camii’nin yanından bile geçemiyor. Cami Duisburg’un turistik envanterine katılmış. Başımızı örtmeden içeri girmemize hiç karışmayan, bu konuda en küçük bir imada bile bulunmayan imam, dışarıda bekleyen Alman gruba camiyi gezdirmeye hazırlanıyor.
Akşam yemekte gene çok eğleniyoruz. Melis bir Türk’e telefon kartı sormasının hikâyesini canlandırarak anlatıyor. Öğle güzel anlatıyor ki, defalarca anlattırıyoruz. Daha sonraki günlerde de tekrarlamasını istiyoruz. O kadar yani!
17 Haziran. Bochum’dayız. Maria Sibylla Merian- Gesamtschule’nin kafeteryasında okumamız var. Heyecanla hazırlanmışlar. Kafeterya tümüyle dolu. Beklemediğimiz kadar iyi, canlı ve neşeli geçiyor. Türk-Alman karışık öğrenciler pek çok soru soruyorlar. Türk öğrenciler Türkçe konuşmaya özen gösteriyorlar. Çok katılımcılar, esprilere gülerken Alman arkadaşlarına hava atıyorlar sanki.
Okumadan sonra bahçede soruları iyice artıyor. İçlerinden biri gurura dair bir şeyler söylüyor. Alman arkadaşlarına “bizim de yazarlarımız var” demek istiyor galiba diye düşünüyorum. Türk öğrencilerin gururlanmaya ihtiyaç duydukları belli. İki arada bir derede kalan bir dünyada yaşıyorlar. Kendilerini her iki dünyanın da üveyi gibi hissediyorlar. Bizi izlerken heyecanlandıkları, hatta gururlandıkları belli. Bazıları tam bilemedikleri anadillerinde okunan metni içtenlikle, kulak vererek dinliyor, anlamak için çok gayret ediyorlar. Kütüphane-otobüse biniyorlar, ilgiyle kitapları karıştırıyorlar.
Okul müdürü bizi odasında ağırlıyor ve okula adını veren, 1647-1717 arasında yaşamış doğa ressamı/illüstratör Maria Sibylla Merian’ın illüstrasyonlarından oluşan birer kitap hediye ediyor. Kitap çok güzel, insan illüstrasyonlara uzun uzun bakmaktan kendini alamıyor.
Öğleden sonra yoğun trafik nedeniyle biraz gecikerek Gelsenkirchen’e geçiyoruz. Dört görkemli sütunla çevrelenmiş büyük bir kapısı olan Grillo Gymnasium’da okuma yapacağız. Bu lisenin yüz yıllık bir geçmişi var. Yalnız okul değil, ekol. Galatasaray Lisesi gibi bir kurumlaşmış bir okul. Grillo’lu olmak önemli bir kimlik. Yüksek tavanları, çift kanatlı büyük kapıları, geniş merdivenleri ile tarihi bina çok etkileyici.
68 kuşağından olduğu hissi uyandıran okul müdürü çok kültürlülüğe bütün içtenliğiyle inanıyor ve Türkçenin seçmeli ders olarak kabul edilmesine ilişkin büyük bir uğraş verip kabul ettirdiğini, okulun Türk öğretmeninden öğreniyoruz. Okul müdürü gerçekten çok zarif. Murat’ın “Zorn” adıyla Almanca’ya çevrilen Tol kitabından iki adet almış. Biri kendisi, biri okulun kütüphanesi için. Okuma burada da çok canlı geçiyor. Almanya’da yaşayan Türk gençlerinin çok azı Gymnasium’a gitme başarısını gösterebiliyor. Grillo Gymnasium’daki Türk öğrenciler, orada yaşayan Türkler için doğal olarak bir gurur kaynağı. Ama ne yazık ki sayıları çok değil. Dışarıda, okulun duvarının üst kısmına yazılmış, uzun ve çok güzel bir şiir okuyoruz. Türkçesi hatasız. Çok canlı, etkileyici bir şiir. Ya Türkçe dersleri çok başarılı ya da bunu yazan kişi Türkiye’den gelme. Bu kadar düzgün Türkçe ve iyi şiir Türkiye’de bile az bulunur. Şiirin birkaç dizesini not almadığım için pişman oluyorum.
O akşam yine Heykel Müzesi’nin bahçesinde akşam yemeği yiyoruz, gene çok eğleniyoruz ve hava giderek soğuyor, çok fazla soğuyor.
18 Haziran. Duisburg’dayız. Sabah Zentralbibliothek Duisburg’da okumamız var. Şehrin meydanında, çok ferah bir yapı. İçerisi umduğumuzdan daha kalabalık. Murat’ın okurları çoğunlukta. Kitabını imzalatmak isteyenler var. Türk gençlerinden biri yazarlıkta para olup olmadığını soruyor. Epeyce gülüyoruz buna. Hem var hem yok. Yeteneğinizi nasıl kullanmak istediğinize bağlı. Ama cevabımızın tatmin edici olmadığı Türk gencinin bakışlarından belli oluyor. Sorular doğal olarak edebiyattan çok hayat ve kendileri hakkında. Bize nasıl göründüklerini merak ediyorlar. Almanya’da yaşayan Türkler hakkında ne düşünüyoruz, Türkiye’dekiler neler düşünüyor, merak ediyorlar. Kimileri özlem dolu cümleler kuruyor. İçlerinden birinin söylediği daha ilk cümlede Rizeli olduğunu anlıyorum. Koyu bir Rize aksanıyla Türkçe konuşuyor.
Öğleden sonra bir etkinliğimiz yok. Essen’de yaşayan ve Literatürk’ün kültür faaliyetlerini canlı tutan Semra ve Fatma ile buluşuyorum. Hava kararana kadar sohbet ediyoruz.
Claudia Hahn-Raabe akşam tiyatroya davet ediyor bizi. Seve seve gideceğiz. Sıkı giyinmemizi söylüyor. Oyun açık havada oynanacak çünkü. Duisburg’un görece zengin mahallelerinden geçiyoruz. Şehrin dışına çıkıyoruz. Artık kültürel faaliyetler için kullanılan endüstriyel bir alandayız. Önce yemyeşil, düzenlenmiş parkta, resepsiyon için hazırlanan alanda şarap içiyoruz. İki Claudia, Murat ve ben.
Claudia Hahn-Raabe izleyeceğimiz oyunun rejisörü, avangart tiyatronun dünyaca ünlü isimlerinden 48 yaşındaki René Pollesch ile tanıştırıyor bizi. O yılki İstanbul Tiyatro Festivali’ne katılan Pollesch iri yapılı, gri gözlü, beyaz saçlı, neşeli görünen bir adam. Sağlam tiryaki, elinden sigarası eksik olmuyor. Yüzünde hınzır bir ifade var. Bu hınzırlığın oyunu izleyince anlam kazanacağını bilmiyorum henüz.
Oyun saati geliyor ve herkesle birlikte yemyeşil parktan çıkıp endüstriyel alanın içinde, kömür tozlarının ve kırık taşların üstünden yürümeye başlıyoruz. Güneş batıyor. Hava daha da soğuyor. Büyük bir alana geliyoruz. Ama öyle böyle büyük değil. Eski bir sanayi tesisinin uçsuz bucaksız bahçesi. Sirklerinkini andıran yedi-sekiz karavan geniş alanda dağılmış biçimde duruyor. Beyaz plastik koltuklar sıralanmış. Arazide, üstüne Pollesch’in yüzü olduğunu tahmin ettiğim bir resim basılmış dev bir balon salınıyor. Müthiş flüoresan bir etki yaratıyor. Demir putrellerle oluşturulmuş bir panelde neonlarla “La camera de la muerte” yazıyor. Çok çarpıcı, insanı etkisi altına alan bir alandayız. Gelgelelim hava sekiz derece ve yanımda getirdiğim ne varsa üst üste giydiğim halde üşüyorum. Alman seyirciler hazırlıklı. Battaniyesini kapan, kürkünü giyen gelmiş. Murat’ın üstü de çok ince. Gidip kalın bir şeyler almadığım için nasıl pişmanım. Yanında termos getirip oyun sırasında içki veya kahve içenlere kıskançlıkla bakıyorum.
Oyunun adı Der perfekte Tag - Mükemmel Bir Gün. Oyun başlıyor ve Claudia’nın (Dolinger) çok ünlü bir oyuncu olduğunu söylediği Fabian üstünde sadece kalçalarını kapatan minik bir kürkle sahneye - araziye çıkıyor. İnsanlık tarihini anlatmaya başlıyor. Ateşin bulunuşundan, telefona kadar. Sonra anlattığı tarihin bir yerinde o el kadar kürkü de çıkarıyor. Slipiyle duşa giriyor. Bu soğukta! Oyun Almanca. Anlamamam lazım, ama sanatın ortak dilini anlıyorum. Fabian’ın seyircileri kırıp geçiren esprilerine gülemiyorum sadece ve gülen Almanları kıskanıyorum. Oyun belli ki çok eğlenceli.
Bir buçuk saat geçtiği halde oyun devam ediyor. Fabian seyircilerden oturdukları koltukları alıp arazinin başka bir yerine geçmelerini rica ediyor. Seyirciler hareketleniyor. Üşümesem sabaha kadar izleyebilirim. Ama iki Claudia halimize acıyorlar, otele dönüyoruz.
Claudia Dolinger odasından çikolata getiriyor, Claudia Hahn-Raabe resepsiyondan çay ve konyak istiyor, çikolata yiyip konyaklı çay içerek ısınıyoruz.
19 Haziran. Sabah ilk iş Kaufhof’a gidip bir outdoor mont alıyorum. Mevsim yaz olduğu için outdoor malzeme satan mağazalardan başka seçeneğim yok. Bütün vitrinler yazlık. Ama hava soğuk. Keşke ilk gün alsaydım, böylece hasta olmazdım diye düşünüyorum.
O gün odamdan çıkmıyorum, çıkamıyorum. Kendimi iyi hissetmediğim için akşam “Sounds of Love” gala konserine gidemiyorum. Uyuyorum, uyanıyorum, tekrar uyuyorum. Gece geç bir saatte neşeli bir gürültüyle uyanıyorum. Pencereden bakıyorum ama bir şey görünmüyor.
Duisburg’un sessiz gecesinde bu şamatayı yapanlar bizimkiler. Ferrotel’in kapısı kilitli. Dışarıda kaldıklarını sanıyorlar. Oysa Fügen geceleri kapısı kilitlenen otel konseptine alışıkmış. Oda anahtarlarının dış kapıyı da açtığını biliyormuş. Kapı önü eğlencesi imrendiriyor beni. Şamatayı kaçırdığım için üzülüyorum.
20 Haziran dönüş günü. “Yollarda” projesinin Ruhr bölgesi etkinlikleri bitiyor. Murat birkaç gün sonra Brüksel’de buluşmak üzere İstanbul’a dönüyor. Ben ekiple birlikte ve otobüsle Brüksel’e devam edeceğim.
“Yollarda” projesi “Kültür Köprüleri” adlı ana projenin bir parçasıydı. Kavram olarak köprüyü de, yolu da önemsiyorum. Köprü ve yol hayati yapılardır. Akış ve iletişimdir. Gidebilme, geçebilme, tanıyabilme özgürlüğüdür. Başka hayatlara karışabilme, kaynaşabilme imkânıdır. İnsan karışabildiği, kaynaşabildiği, tanıyabildiği ölçüde zenginleşir.
Bu köprünün emek verenlerinin tümüne minnettarım.
