
Björn Kern
“Euro almıyorlarsa kesinlikle girmem içeri!” diye bağırıyor bir Alman kadın turist kendisine eşlik eden arkadaşına; sesini öyle yükseltiyor ki, sanki kol kola girmemişler de aralarında geniş bir cadde var.
Ziyaretçiler tarafından itiştirilen yaşlıca Türkler
“Ne?! Sen uçağı kendi cebinden mi ödüyorsun?!” diye dikleniyor şöyle bir, “Ben hep hastalık sigortasıyla hallediyorum!” Türk satıcılara sanki çok normal bir şeymiş gibi Almanca olarak hitap ediliyor, bastonla yürüyen yaşlıca Türkler güçlü kuvvetli güruh tarafından yol kenarına itiliyor - Almanlar burada!
Ben de Almanım, ben de buradayım, ama edindiğim izlenimlerden sonra hızla uzaklaşıyorum - en azından Antalya’nın “Kaleiçi” adlı tarihi bölgesinden. “Kaleiçi” “duvarlar arasında” anlamına geliyor ve otobüsler dolusu Suebyalılarla Bavyeralıların sesleri orada dertop olup kilitleniyor hiç değilse.
“Oma Apfelkuchen” için burada değilim, “ekstra cilalı nazar boncukları” için de değilim, “Yollarda” için buradayım, Avrupa Birliği tarafından desteklenen, 48 yazarı Türkiye’nin 24 şehrine götüren, onların okullarda ve üniversitelerde edebiyat okumaları yapmalarına imkân veren dev bir programda yer alıyorum.
“Yollarda - European Literature Goes to Turkey/Turkish Literature Goes to Europe”, Avrupa Birliği’nin Kültür Köprüleri programı çerçevesinde desteklenen ve sekiz iştirakçi ülkenin tanınmış 48 yazarının yanı sıra çok sayıda müzisyen, filmci, fotoğrafçı ve sanatçıyı Türkiye’ye getiren bir program. Kitap otobüsü Mayıs 2009’dan bu yana yollarda. Bir yıl sonra, Haziran 2010’da Brüksel’de kapanış galasını yapacak.
Yuvarlana yuvarlana yol alan bu kütüphane, yaklaşık iki bin metre yükseklikteki, İran sınırına yakın Van gölünü, Karadeniz kıyısındaki Trabzon’u, Anadolu’nun derinlerindeki Diyarbakır’ı ve tabii Ankara’yı, İstanbul’u ve daha iki düzine şehri ardında bırakmış olacak bu zaman zarfında.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yasağı
“Yollarda” beni 2009’da daha önce de Malatya’ya götürmüştü; emekli Almanların şortları içinde epeyce yadırganacağı bir Doğu Anadolu şehri olan ve çok az yerde içki bulunabilen “kayısı şehrine”. O zaman aldığım davet, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda okumak istediğim metinlerime koyduğu yasakla gölgelenmişti. “Kopma Noktası” başlıklı ilk romanımda askerlik hizmeti yerine sivil hizmet yapan bir gencin, duş almakta olan 80 yaşındaki çıplak bir kadını betimlemesi hiç hoş karşılanmamıştı.
Yasak Antalya’da da devam etti ve Goethe Enstitüsü’nün, her zaman aynı anda kullandıkları iki cep telefonunu ellerinden düşürmeyen kadın organizatörleri bana alternatif okuma ortamları bulmak için uğraştılar. “Başka soru var mı?”
“Antalya Tekelioğlu İl Halk Kütüphanesi”ndeki ilk buluşmada soru sormak için sabırsızlanan bu kadar çok parmağın havaya kalkmasına inanamıyorum. Almanya’da o pek korkulan “Başka soru var mı?” cümlesini genellikle, ancak istisnai durumlarda ve ancak kaba provokasyonlarla harekete geçirilebilecek, uykulu ve sarsılmaz bir canı sıkılmışlık hali izlerken, kütüphanedeki izleyiciler en nihayet karşılarında bir yazar görebilmiş oldukları için müteşekkir kalıyor neredeyse. Yoksa en nihayet bir Alman görebildikleri için mi desem?
Metinlerimdeki otobiyografik bölümlerle ilgili malum spekülasyonlarla karşı karşıya kalmıyorum böylece; tam tersine büyük sorular çıkıyor karşıma. Kendini politik birisi olarak görüyor musun? Yazarın toplumdaki görevi nedir? Bir şeyleri harekete geçirmek isteyen kitaplar ve filmler neden yeterince etkili olamıyor? Herkes herkese hoş mu görünmek istiyor sadece?
Almanya’nın “kronik cool” liselileri
Bu sorular sorulduğu esnada sıraların arasında ne bir tıslama var ne de bir kıkırdama; bir yazara edebiyatın ve hayatın anlamını sormaktan daha normal bir şey yokmuş gibi görünüyor burada.
Medyanın yarattığı yaygın görüntünün karşısına kendi edindiğimiz izlenimi koyalım: Yollarda projesi üzerinden gerçekleştirilen edebiyat okumaları, tartışmalar, konserler ve sergiler yoluyla Türkiye’nin 10.000 öğrencisine ulaşılmak isteniyor. Almanya’nın bu tür sorular sormak için kendilerini fazlasıyla yetişkin hisseden, alaycı bir ifadeyle sunulmayan her şeye dar kafalı yaftası yakıştıran “kronik cool” liselilerini düşünüyorum canım sıkılarak. Bizde ters giden şey nedir?
Almanya’da bana hiç sorulmayan, ama benim her gün kendime yönelttiğim ve en sevdiğim soru izliyor sonra bunu: Neden gazeteciler - sadece kültür sanat eklerinin yazarları değil - hep böyle sinik? Angajman neden hemen bir alay konusu haline geliyor?
Okumadan sonra kızlı oğlanlı bir grubun çıktığım kürsüye koşa koşa gelip cep telefonu kameralarıyla beni “dijitalize”etmek istemelerini sorulara verdiğim cevaplara mı yoksa egzotik bulunmama mı bağlamalıyım bilmiyorum.
“Almanlar bizi istemiyor!”
“Niye hala Türkleri yakan Almanlar var?” Öğleden sonra, “Akdeniz Üniversitesi”nin iki yüz öğrencisi karşısında küçük bir sahnede yanımda oturmakta olan meslektaşım Anja Tuckermann, bir delikanlının ortaya attığı bu soruyla gözden kaçmayacak biçimde irkilse de son derece hızlı düşünerek cevaplar vermeyi başarıyor. 90’ların başındaki vahşi saldırıların üzerinden geçen on yıl içerisinde artık neyse ki kundaklamalardan söz edilemeyeceğini söyleyerek başlıyor söze meslektaşım. “Peki ya Ludwigshafen?” diyen sesle sözü kesiliyor. “2008’de oldu bu!”
Anja Tuckermann ve ben mahcubiyetle bakıyoruz birbirimize, bu yangın felaketini doğru yere oturtacak yeterli veri yok elimizde: Türkiye kökenli dokuz Almanın hayatını kaybettiği korkunç bir kaza.
Zaten gerçeğin gücünün de bir sınırı var, Türk medyası üniversite öğrencilerinin zihninde şimdiye kadar canlı kalan bir imaj oluşturmuş bile: Türkleri yakan Nazi Alman imajı. “Mölln” ve “Solingen” anısına pek dokunulmazken yeni bir nefretin üstüne körükle gidiliyor.
Nitekim Angela Merkel de bu arka plan üzerinden Türkiye için AB’ye tam üyelik yerine “ayrıcalıklı üyelik” halini öngörüyor ve bu önerisini pek güzel satma fırsatını buluyor. Üniversite öğrencilerinin algısı ise şöyle: “Bizi istemiyorlar!” Kaleiçi’ndeki enerjik turistler bile Almanların Türkiye’deki bu şöhretini düzeltmeyi başaramaz.
“Yollarda”nın insana, sahneye farklı çıkma imkânı tanıması çok hoş; sadece bir kulak vermek ve beş kelime Türkçe öğrenmek gerekiyor. Bu proje üzerinden 10.000 öğrenciye ulaşılmaya çalışılıyor; bu genç insanların yaşı, medyanın aracılık ettiği imgelerin karşısına kendi izlenimlerinden ördükleri bir imge koymaları için henüz müsait. Biraz gayret gösterelim...
